Bebek Katili Önder Öcalan yazı dizimize final bölümünde Öcalan’ın Kenya’da paketlenip getirilmesini ve “Umut Hakkı” verilme aşamasını ele alacağız.
Öcalan’ın yakalanışı sadece bir istihbarat başarısı mıdır, yoksa 1993’te Eşref Bitlis’in şehit edilmesiyle başlayan o büyük “tasfiye ve dizayn” operasyonunun final sahnesi midir?
Gelin, hafızalarımızı tazeleyelim ve 90’lı yılların o karanlık dehlizlerinde nelerin kurban edildiğini tek tek inceleyelim.
1993: EŞREF BİTLİS’İN ŞEHADETİ VE “DIŞSIZ” ÇÖZÜMÜN İMHASI
Bebek Katili Öcalan’ın yakalanmasına giden yolu anlamak için önce 1993 yılına, o karanlık günlere gitmemiz şarttır.
Dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, sadece bir asker değil, aynı zamanda terörle mücadelenin “milli” beyniydi.
Bitlis Paşa’nın doktrini çok netti: “Terörü dış güçlerin (özellikle ABD ve Çekiç Güç) müdahalesi olmadan, bölge halkıyla el ele vererek, bölge ülkeleriyle (Suriye, Irak, İran) iş birliği içinde bitirmek.”
Bu plan, Washington ve onun bölgedeki maşaları için en büyük tehditti. Çünkü Eşref Bitlis, PKK’nın arkasındaki “lojistik elin” kim olduğunu biliyor ve bunu açıkça rapor ediyordu.
17 Şubat 1993’te uçağının “buzlanma” denilen ama kimsenin inanmadığı o şaibeli kazayla düşmesi, aslında Türkiye’nin terörü kendi başına bitirme iradesine sıkılan ilk kurşundu.
Bitlis Paşa’nın şehadetiyle birlikte, terör meselesi tamamen uluslararası bir pazarlık masasına, yani bugün konuştuğumuz BOP’un ön hazırlık aşamasına meze edildi. Paşa’nın ölümüyle “milli çözüm” rafa kalktı, “uluslararası operasyon” dönemi başladı.
KENYA OPERASYONU VE 15 ŞUBAT 1999: BEBEK KATİLİ YAKALANDI
Takvimler 15 Şubat 1999’u gösterdiğinde, aylardır dünyayı köşe bucak gezen Abdullah Öcalan, Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalandı. Peki, Suriye’den çıkarıldıktan sonra Rusya, İtalya ve Yunanistan kapılarından kovulan bu caniye ne olmuştu da bir anda “paket” haline gelmişti?
İŞİN GERÇEĞİ
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik “Savaşırız” resti ve Adana Mutabakatı bir etkendi ama asıl karar Washington’da verilmişti. Öcalan, artık kullanışlı bir “saha elemanı” olmaktan çıkmış, “esir bir koz” haline getirilmesi gereken bir figüre dönüşmüştü.
Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği’nden çıkarıldığı anda CIA destekli bir operasyonla derdest edildi.
Bebek Katili Öcalan’ı getiren uçak Türkiye’ye indiğinde, o meşhur “Memlekete hoş geldin” karşılaması yapıldı. Ancak bu yakalanma, terörün bitmesi için değil, terörün “yeni bir formatla” devam etmesi için kurgulanmıştı.
O günlerdeki lobi notlarına baktığımızda, ABD’nin Öcalan’ı teslim ederken koyduğu “İdam edilmeyecek” şartı, aslında bugün yaşadığımız “Umut Hakkı” tartışmalarının 26 yıl önceden atılmış ilk imzasıydı.
ECEVİT’İN ŞAŞKINLIĞI VE 57. HÜKÜMETİN DOĞUŞU
Öcalan getirildiğinde Türkiye’de Bülent Ecevit’in azınlık hükümeti vardı. Rahmetli Ecevit, dürüstlüğüyle bilinen bir devlet adamıydı ancak bu yakalanma operasyonunun zamanlaması ve şekli karşısında o meşhur sorusunu sormaktan geri duramamıştı: “Bize Öcalan’ı neden verdiler, hala anlamış değilim.”
Ecevit bile bu teslimatın arkasında büyük bir siyasi mühendislik olduğunu seziyordu. 1999 seçimlerine gidilirken yapılan bu hamle, Ecevit’in DSP’sini ve Devlet Bahçeli’nin MHP’sini bir anda zirveye taşıdı. DSP-MHP-ANAP koalisyonu (57. Hükümet), işte bu “yakalanma rüzgarı” ile kuruldu.
Ancak aynı hükümet, 2002 yılına gelindiğinde IMF programları ve ekonomik krizlerle boğularak tasfiye edildi ve yazımızın başında anlattığımız “Saltanatın” yolu işte bu süreçle açıldı.
LOBİ NOTLARI VE GİZLİ PAZARLIKLARIN SONUCU
1999’daki lobi raporlarında, Bebek Katili Öcalan’ın yakalanmasının Türkiye’deki milliyetçi duyguları konsolide etmek için bir “supap” görevi göreceği yazıyordu. Raporlarda, “Öcalan’ın sağ olarak ele geçirilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Orta Doğu projelerine eklemlenmesi için bir manivela olarak kullanılabilir” tespiti yapılıyordu.
Öcalan Türkiye’ye terör bitsin diye değil, Türkiye’nin bölgesel politikalarda adeta “rehin” alınması için teslim edilmişti.
1993’te Eşref Bitlis’i şehit eden irade ile 1999’da Öcalan’ı paketleyip “idam etmeme” sözüyle teslim eden irade aynıdır.
Bugün TBMM çatısı altında yapılan o “Umut Hakkı” ve “Gelsin konuşsun” çağrıları, 1999’da Nairobi’deki o uçakta atılan düğümün bugün çözülmek istenmesinden başka bir şey değildir.
Dün Ecevit’in şaşkınlıkla sorduğu “Neden verdiler?” sorusunun yanıtını, bugün Bahçeli’nin “Gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısında acı bir şekilde alıyoruz.
Mesele terörün bitmesi değil, meselenin uluslararası projeye uygun şekilde “evrilmesidir.”
İlk üç bölümde bu kanlı sürecin nasıl evrildiğini, dış güçlerin parmak izlerini ve devletin içine sızan karanlık odakları belgeleriyle anlatmıştım. Bugün ise 22 Ekim 2024 sabahıyla başlayan o “kara mizah” tadındaki siyasi manevrayı, İmralı’daki gizli tutanakları ve hukuk kılıfına uydurulan “Umut Hakkı” pazarlığını anlatacağım.
Hazırsanız, Cumhuriyet tarihinin en keskin ve en acı “U-dönüşünün” perde arkasına inelim.
22 EKİM 2024 MİLADI
Takvimler 22 Ekim 2024’ü gösterdiğinde, Türkiye siyaseti daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sarsıntı yaşadı. MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin grup kürsüsüne çıktı ve yıllardır “idam edilmeli” dediği terörist başı Abdullah Öcalan’ı, Gazi Meclis’in çatısı altına, DEM Parti grubuna konuşmaya davet etti. Bahçeli’nin ağzından dökülen “Gelsin, terörün bittiğini haykırsın” cümlesi, sadece bir çağrı değil, 40 bin vatan evladının kanının döküldüğü o kirli savaşın tüm retoriğini altüst eden bir hamleydi.
Peki, dün meydanlarda “İdam ipini al as” diye bağıranlar, bugün neden terörist başına halı seriyordu? Yanıt basit: 22 yıllık saltanatın ömrünü uzatmak ve yeni Anayasa için gereken o kritik sayıya ulaşmak. İşte bu noktada devreye, hukukçuların bile “bu kadar da olmaz” dediği o sihirli değnek girdi: “Umut Hakkı.”
FETİ YILDIZ’IN “UMUT HAKKI” İTİRAFI
Bu sürecin hukuki altyapısını hazırlama görevi, MHP’nin hukukçu kurmayı Feti Yıldız’a verildi. 4 Şubat 2026 tarihinde TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile yapılan koordinasyon toplantısının çıkışında Yıldız, adeta bir “müjde” verir gibi “Umut Hakkı konusunda anlaştık” dedi.
Neydi bu Umut Hakkı? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına göre; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan bir mahkumun, ömür boyu hapiste çürüyeceği korkusuyla yaşamasının insan onuruna aykırı olduğu iddiasıyla, belirli bir yıl sonra salıverilme ihtimalinin değerlendirilmesiydi.
Dün AİHM kararlarını “milli iradeye müdahale” olarak görenler, bugün onu zindandan çıkarmak için AİHM’in kapısında nöbet tutar hale geldiler. Feti Yıldız, nisan ayını bile “geç bir tarih” olarak görerek, bu düzenlemenin jet hızıyla Meclis’ten geçmesi gerektiğini savundu. Yani Öcalan’ın “umudu”, birilerinin koltuk umuduyla birleşmişti.
İMRALI’DAKİ 16 SAYFALIK SIR: 24 KASIM 2025 TUTANAKLARI
Değerli okurlarım, bu iş sadece sözle kalmadı; devletin resmi heyetleri İmralı’ya adeta çıkarma yaptı. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çatısı altında kurulan heyet, 24 Kasım 2025’te İmralı’da Öcalan ile masaya oturdu. Bu görüşmenin 16 sayfalık tutanakları, 23 Ocak 2026’da sızdığında, pazarlığın vahameti de ortaya çıktı.
Tutanaklarda Öcalan, adeta bir “barış güvercini” maskesi takarak şunları söylüyordu:
“Her asker kaybı benim için trajedidir, asla sevinmedim. Bu gençler böyle ölmemeli. Önümüzdeki 100 yılı değil, 1000 yılı şekillendiren bir kardeşlik kapısı aralayacağız.”
İşte o an insan sormadan edemiyor: 40 yıldır sivilleri katleden emri veren kimdi?
1000 yıllık kardeşliği bozan kimdi? Şimdi “stratejik bir teslimiyet” gibi pazarlanan bu sözler, aslında Suriye’deki YPG/PYD- SDG varlığını El Şara’nın ordusu ile birleştirmek ve Türkiye’nin iç siyasetini dizayn etmek için verilmiş bir senaryonun parçasıdır.
Öcalan’ın “Kendi sorunlarını çözmüş büyük bir Türkiye istiyoruz” demesi, aslında PKK’nın tasfiyesi karşılığında kendisine tanınacak siyasi alanın ön hazırlığıdır.
Numan Kurtulmuş ve “Terörsüz Türkiye” Ambalajı
Sürecin vitrin düzenlemesini yapan isimlerden biri de TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş oldu. Kurtulmuş, bu rezaleti “Terörsüz Türkiye” ambalajına sararak kamuoyuna sundu. Şubat 2026’daki açıklamalarında, hazırlanan komisyon raporunun bir “tarihi fırsat eşiği” olduğunu iddia etti.
Kurtulmuş’a göre bu, sadece bir iç mesele değil, bir “Bölgesel Güvenlik Mimarisi” hedefiydi.
Meclis’in bu süreci sahiplenmesi, Anayasa değişikliği için gereken o 400 oya giden yolda “Önder Öcalan” kartının sonuna kadar kullanılacağının resmî ilanıdır.
SONUÇ: ADALET Mİ, İKBAL Mİ?
1984’ten bu yana 40 bin canımızı alan bölücü terör örgütü, bugün silahla kazanamadığını, Gazi Meclis, tarihinde ilk kez bir terör örgütü liderinin sözlerini “kurtuluş reçetesi” olarak sunan bir komisyona şahitlik etmektedir.
“Umut Hakkı” adı altında pazarlanan bu süreç, şehit analarının, gazilerin ve bu vatan için canını feda eden kahramanların adalet hakkının gaspıdır.
Bebek Katili iken “Önder Öcalan” yaratmaya çalışanlar bilsinler ki; tarih, vatan toprağını ve şehit kanını siyasi pazarlık konusu yapanları asla affetmeyecektir.
Son sözüm şudur:
Terörsüz Türkiye’ye evet, Umut Hakkı’na hayır.
