Terörsüz Türkiye Masada, Hendekler Sahada

Terörsüz türkiye

Terörsüz Türkiye söylemi masada güçlenirken, Kızıltepe ve Diyarbakır’dan gelen barikat ve patlama görüntüleri sahada başka bir ajandayı mı işaret ediyor?

Türkiye son günlerde iki ayrı fotoğrafla karşı karşıya.
Bir yanda “Terörsüz Türkiye” söylemi, İmralı temasları, yeni anayasa ve Meclis komisyonu tartışmaları…
Diğer yanda Kızıltepe ve Diyarbakır’dan gelen barikat, patlama ve şiddet görüntüleri.

Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Terörsüz Türkiye söylemi sahaya yansıyor mu, yoksa sahada başka bir ajanda mı var?

Bu soruyu sormak provokasyon değildir. Aksine, geçmiş deneyimlerin zorunlu kıldığı bir sorgulamadır.

Dün: Masadaki Dil

“Terörsüzlük” söylemi Türkiye için yeni değil. Daha önce de çözüm, barış ve normalleşme başlıkları konuşuldu.
İmralı Notları’nda Abdullah Öcalan, ulus-devlet ve milliyetçilik konusunda son derece net ve sert bir dil kullanıyordu.

Öcalan, ulus-devlet anlayışını şu ifadeyle tanımlıyordu:

“Ulus-devlet faşizmdir.”

Bu ifade, tek başına bir slogan değildir. Öcalan bu yaklaşımı, ulus-devletin tek kimlik dayatması yaptığı ve farklılıkları bastırdığı iddiasına dayandırıyordu. Aynı bağlamda şu cümleyi kuruyordu:

“Hitler tek tip ırk yaratmak için bunu kullandı. Hitler, Mussolini insanları nasıl öldürdüyse ulus-devlet de onu yaptı.”

Bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğini ve üniter devlet yapısını savunan siyasi çizgilerle doğrudan çatışmaktadır.

Öcalan, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de bu çerçevede isim vererek eleştiriyordu:

“MHP böyle yapıyor.”

Bu eleştiriyi, kimliklerin tek tipleştirilmesine karşı çıkarken yapıyor ve şu ifadeyi ekliyordu:

“Tek tip çiçek olsun istemiyoruz. Farklılık olmadan yaşam olmaz.”

Bu sözler, bugün MHP’nin savunduğu milliyetçilik anlayışıyla açık bir ideolojik zıtlığı ortaya koymaktadır.

Bugün: Sahadaki Gerçeklik

Tam da bu tartışmalar yapılırken, sahadan gelen haberler başka bir tabloya işaret ediyor.
OdaTV’nin aktardığı Kızıltepe ve Diyarbakır merkezli olaylar; barikatlar, ateşe verilen noktalar ve patlamalar, 2015’te yaşanan hendek sürecini hatırlatıyor.

Bu noktada mesele sadece iki ayrı güvenlik olayı değildir.
Asıl mesele, merkezde konuşulan siyaset dili ile sahadaki fiili durum arasındaki uyumsuzluktur.

Eğer “Terörsüz Türkiye” gerçekten bir devlet politikasıysa, bunun sahada hissedilmesi gerekir.
Barikatlar ve şiddet görüntüleri, bu söylemin henüz topluma güven verecek şekilde karşılık bulmadığını göstermektedir.

Teşhis: Süreçte Çatlak mı Var?

Ortaya çıkan tablo iki ihtimali birlikte düşündürüyor.

Birincisi, sürecin henüz kontrol altına alınmadığı ve sahada örgütlü reflekslerin hâlâ diri olduğu gerçeği.
İkincisi ise, “Terörsüz Türkiye” söylemine karşı sahada bilinçli bir direnç ya da sabote etme girişimi olasılığı.

Türkiye, hendek süreci başta olmak üzere, geçmişte çözüm tartışmalarının ardından sahada sertleşmeler yaşandığını acı tecrübelerle gördü. Bu nedenle bugün yaşanan her şiddet olayı, yalnızca bir güvenlik meselesi değil, siyasi sürecin sağlığına dair ciddi bir uyarıdır.

Uyarı: Görmezden Gelmenin Bedeli

Bugün en büyük risk, sahadaki bu işaretlerin küçümsenmesi ya da yok sayılmasıdır.
Masada konuşulanlarla sokakta yaşananlar arasındaki fark büyüdükçe, toplumun güven duygusu zedelenir.

Milliyetçi tabana “terörsüzlük” vaadi sunulurken, aynı anda hendek çağrışımı yapan görüntülerin ortaya çıkması, yalnızca süreci değil, siyasetin meşruiyetini de tartışmalı hâle getirir.

Terörsüzlük bir slogan değil, sahada hissedilen bir güven ortamı olmak zorundadır.

Önemli eşikteyiz

Sürecin Görünmeyen Yüzü

Türkiye’de bugün yaşanan tartışma, yalnızca bir güvenlik meselesi ya da bir siyasi manevra değildir. “Terörsüz Türkiye” söylemi, eğer sahaya inmiyor ve toplumsal karşılık üretmiyorsa, zamanla kendi meşruiyetini de tüketir. Bunun en temel nedeni, geçmiş tecrübelerin hâlâ hafızalarda taze olmasıdır.

2013–2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci, başlangıçta geniş bir toplumsal destek bulmuştu. Ancak süreç, sahadaki gelişmelerle kontrolsüz biçimde çatışmaya dönüştü. Hendekler kazıldı, şehirler silahların gölgesinde kaldı ve binlerce insanın hayatı altüst oldu. O dönemin en büyük hatası, masada konuşulanlarla sokakta yaşananlar arasındaki farkın zamanında görülmemesiydi.

Bugün benzer bir eşikteyiz. İmralı merkezli temaslar, yeni anayasa tartışmaları ve Meclis’te kurulan, “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” siyasetin üst katmanlarında şekilleniyor.

Terörsüz türkiye söylemi ve tbmm'de kurulan millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu
Terörsüz türkiye masada, hendekler sahada 3

Ancak aynı günlerde Kızıltepe ve Diyarbakır’dan gelen haberler, sürecin alt katmanlarında farklı dinamiklerin çalıştığını gösteriyor. Bu durum, “tek merkezli bir süreç” algısının gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor.

Burada kritik soru şudur:

Devlet, sahadaki her sinyali gerçekten görüyor mu, yoksa Terörsüz Türkiye sürecinin başarısı adına bazı işaretleri görmezden mi geliyor?

Örgüt yapıları, özellikle silahlı geçmişi olan hareketler, homojen değildir. Her “normalleşme” girişimi, aynı zamanda bir iç direnç üretir. Bu direnç bazen örgüt içi hesaplaşma, bazen de sahada kontrollü kaos üretimi şeklinde ortaya çıkar. Barikatlar, küçük çaplı patlamalar ve sembolik şiddet eylemleri çoğu zaman “mesaj verme” amaçlıdır. Mesaj ise nettir: Masada konuşulanlar, sahada herkes tarafından kabul edilmiş değildir.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” söyleminin başarısı, yalnızca hukuki düzenlemelere veya siyasi uzlaşılara değil, sahadaki bu dirençlerin ne ölçüde yönetilebildiğine bağlıdır. Aksi hâlde, iyi niyetle başlatılan her süreç, toplumda yeni bir hayal kırıklığı üretir.

Milliyetçi taban açısından bakıldığında ise tablo daha da hassastır. Yıllarca sert bir dil üzerinden siyaset yapan bir çizginin, bugün aynı aktörlerle dolaylı temas görüntüsü vermesi, kaçınılmaz olarak soru işaretleri doğurur. Bu soru işaretleri zamanında ve şeffaf biçimde yanıtlanmazsa, siyasetin kendi tabanıyla arasındaki mesafe açılır.

Burada asıl tehlike, sürecin kendisinden çok, sürecin anlatılamamasıdır. Toplum, neyin amaçlandığını, hangi sınırların çizildiğini ve hangi kırmızı çizgilerin geçerli olduğunu bilmek ister. Belirsizlik, güven üretmez; tam tersine, korku ve kuşku üretir.

Bugün yapılması gereken, sahadaki her olayı büyütmek ya da küçümsemek değildir. Yapılması gereken, bu olayları sürecin bir parçası olarak ciddiyetle analiz etmek ve gerekli önlemleri zamanında almaktır. Çünkü güvenlik, ertelenebilecek bir başlık değildir.

Sonuç olarak Türkiye, bir kez daha kritik bir kavşaktadır. Masada kurulan cümleler, sahada karşılık bulduğu ölçüde anlamlıdır. Eğer sahada başka bir ajanda çalışıyorsa, bu gerçeği görmezden gelmek süreci değil, sorunları büyütür. Terörsüzlük, ancak toplumun tamamında hissedilen bir güven duygusuna dönüştüğünde kalıcı olabilir.

Sonuç

Bugün Türkiye’nin önündeki temel soru şudur:
Masada kurulan cümleler sahaya iniyor mu, inmiyor mu?

Eğer inmiyorsa, bunun nedenleri açıkça konuşulmalı; sahadan gelen her işaret ciddiyetle ele alınmalıdır.
Aksi hâlde “Terörsüz Türkiye” söylemi, toplumsal karşılığı olmayan bir temenni olarak kalır.

Tarih şunu defalarca gösterdi:
Sahadaki gerçekliği dikkate almayan hiçbir süreç kalıcı olmaz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir