Gerek Adalet Bakanlığı gerekse Devlet Denetleme Kurulu tarafından fon skandalına adı karışanlar hakkında yargı sonuna kadar işletilmelidir. Yatırımcıların kayıpları araştırılmalı, haksız kazanç varsa geri alınmalı, sorumluluğu bulunan herkes yargı önüne çıkarılmalıdır.
Fon skandalında hesap sorma ayrı, zanlı ilan etme ayrı konudur. Bu konuda hiçbir tereddüdüm yok.
İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta’yı, Medyascope’da izledim.
Parlamento Muhabiri olarak yıllardır komisyon çalışmalarını izler prosedürleri ve TBMM iç tüzüğünü bilirim. Fon skandalı son yılların en önemli krizidir ve sadece benim değil tüm medyanın ilgi odağıdır.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki Hazine ve Maliye Bakanlığı bütçe görüşmelerinde Usta sesini yükselterek aynen şu ifadeleri kullandı:
“..bu işin en büyük zanlısı Erişah Arıcan nerede, nerede?
Hesap sormak tamam ama kanunen orada olması gerekmeyen bir kişiyi komisyon sıralarından peşinen “en büyük zanlı” ilan etmek hesap sormak değil cevap verme hakkı olan bir kişiyi hedef yapmak yanlıştır.
Kaldı ki hesap vermesi gereken kişi Usta’nın “iyi niyetli” ilan ettiği vetam da karşısında oturan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’tir.
Borsa İstanbul’un, Takasbank’ın ve Türkiye Varlık Fonu’nun nasıl bir hukuki yapıya sahip olduğunu konuşmadan, tüm sorumluluğu alelacele tek bir isme yüklemek ne kadar doğrudur?
Borsa İstanbul bakanlık bürokrasisi değildir
Borsa İstanbul A.Ş., kendi resmi tanımında özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket ve özel hukuk tüzel kişisi olarak yapılandırılmıştır. Keza Takasbank da anonim şirket biçiminde kurulmuş bir finansal altyapı kuruluşudur. Bu şirketlerin yöneticileri, Hazine ve Maliye Bakanlığının genel müdürleri ya da bakanlık bürokratları değildir.
Bu kurumsal ayrım, teknik ve hukuki açıdan hayati bir öneme sahip. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, adı üzerinde devletin “bütçe” hakkını, yani kamu kaynaklarının tahsisatını ve harcamalarını denetlemek üzere toplanır.
Borsa İstanbul ve Takasbank ise genel bütçeden pay alan, devletten ödenek bekleyen kurumlar değil; kendi gelirlerini üreten özel hukuk şirketleridir. Bir bakanlığın bütçesi görüşülürken o bakanlığın idari kadrolarından hesap sorulur. Borsa İstanbul ya da sermaye piyasası aktörlerinin yöneticilerinin o toplantıda birer bakanlık bürokratı gibi hazır bulunması kendiliğinden beklenemez.
Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca her anonim şirket bağımsız bir tüzel kişiliktir. Erişah Arıcan Borsa İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı’dır ancak Takasbank’ın başında hukuken ve resmen farklı bir yönetim kurulu ile genel müdürlük makamı bulunmaktadır.
Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) denetimi de bakanlık bütçe görüşmelerinden tamamen ayrı, özel bir kanuni düzene bağlanmıştır.
6741 sayılı Kanun’a göre TVF, yönetici şirket ve fon bünyesindeki yapılar bağımsız dış denetime tabidir. Kanun ayrıca bu denetim raporlarının her yıl TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda ayrı bir süreçle görüşülmesini öngörür.
Yani TVF için Meclis denetimi vardır; fakat bu, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yıllık bütçe sunumuyla aynı torbaya konulabilecek bir kuruluş değildir. Fon skandalı konusunda ise yakından uzaktan ilgisi yoktur.
Fon skandalı; hesap sorma ve denetim raporları
Şirketlerin özel hukuk tüzel kişisi olması onları elbette hesap vermez ya da dokunulmaz hale getirmez. Bağımsız dış denetim, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) regülasyonları, BDDK’nın finansal gözetimi, TVF için işletilen özel denetim mekanizmaları ve nihayetinde adli soruşturmalar; hepsi kendi mecrasında sonuna kadar işletilmelidir.
Asıl sorulması gereken somut sorular şunlardır:
1- Fonlardaki riskler ve usulsüzlükler kurumların radarına ne zaman girdi?
2 – Hangi denetim mekanizması ne zaman alarm verdi?
3 – SPK veya ilgili diğer düzenleyici kurumlar uyarılarını zamanında yaptı mı?
4 – Denetim raporlarının ve yazılı uyarıların gereği bürokraside nasıl karşılık buldu? Fonlardaki kayıplardan kim, hangi usulsüz işlem ve kararıyla sorumludur?
Bu somut ve delile dayalı sorular sorulmadan, doğrudan “en büyük zanlı” diyerek tek bir ismi sahneye sürmek, hesap sormayı kolaylaştırmaz; tam tersine, sorumluluk zincirinin ve kurumsal ihmallerin geri kalanını görünmez kılma riski taşır.
“Zanlı” sözü mahkeme kararı değildir
Anayasa’mızın 38. maddesinde açıkça düzenlenen temel bir ilke vardır: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Meclis çatısı altında bir kamu görevlisinin ya da şirket yöneticisinin kararlarının araştırılmasını istemek, sert sorular yöneltmek yasama organının asli görevidir.
Ancak henüz ortada kesinleşmiş bir yargı hükmü, hatta şahsına yönelik bir iddianame dahi yokken kurumsal pozisyonlar üzerinden bazı kişileri hukuken değil siyaseten “en büyük zanlı” ilan etmek, kamuoyunda peşinen mahkûm edici bir algı yaratır.
Fon skandalı konusunda siyasi hesap sorma hakkı, kişilik haklarını ve lekelenmeme hakkını gözetme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Medyascope gibi mecraların sosyal medya hesaplarında bu sert sözleri video kolajlarıyla paylaşması da tartışmanın dijital erişimini ve toplumsal algısını büyütüyor.
Elbette medyanın Meclis’teki bütçe hakkı kavgalarını, fon skandalı ve milletvekillerinin iddialarını haberleştirme hakkı saklıdır.
Ancak gazetecilik, bir siyasinin ağır ve hukuksuz ithamını sadece “yaymakla” yetinmemeli; izleyiciye ve okura o kurumların yasal statüsünü, iddiaların hukuki niteliğini ve işin usul boyutunu da nesnel bir dille anlatmalıdır.
Hatta yayından önce adı geçen kişiye ulaşarak görüşünü almak görüş vermezse de bunu da habere eklemek gazeteciliğin asıl kuralıdır ki Ruşen Çakır da bunu çok iyi bilir.
Toplumda “Şüphelilerden İlyas Kaya hakkında neden farklı bir prosedür işletildi?” gibi haklı sorular yükseliyorsa, önce güncel hukuki durumu doğru okumalıyız: Dosya kapsamında Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklandığı, eşi İlyas Kaya ve eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında ise savcılığın talebi doğrultusunda mahkemece “yurt dışına çıkış yasağı ve imza atma” şeklinde adli kontrol tedbirleri uygulandı.
Dolayısıyla sormamız gereken doğru soru “Hiçbir işlem yapılmadı mı?” değil, “Bu adli kontrol ve mal varlığı tedbirleri hangi somut delil ölçütleriyle alındı ve bu ölçütler dosyadaki herkes için eşit uygulanıyor mu?” sorusudur.
Nitekim Adalet Bakanlığı yetkililerinin de bu soruşturmanın “basit bir borsa manipülasyonu sınırını aştığı, kapsamlı ve organize bir suç yapısına işaret ettiği” yönündeki hukuki tespitleri, meselenin tek bir şahsa indirgenemeyecek kadar dallı budaklı kurumsal ve örgütsel bağları olduğunu gösteriyor.
Fon skandalı konusunda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın 6 Kasım 2026 itibarıyla açıkladığı rakam, 444 şüpheli ve 113 tutukludur.
Ben yıllardır bu iktidara muhalefet yapıyor, siyasi iktidarın ekonomi politikalarını en sert biçimde eleştiriyorum. Finansal piyasalardaki bu büyük fon skandalı çalkantısının ve kördüğümün sorumlularının yargı önünde hesap vermesini de herkesten çok ben istiyorum.
Ancak fon skandalı konusunda hesap sorarken; devletin kendi yasalarıyla kurduğu kurumların hukuki statüsünü, bağımsız regülasyon yollarını ve Meclis’in işleyiş usullerini doğru referanslarla konuşmak zorundayız.
Hukuk devletini savunmak, sadece yanımızda duranlar için değil, eleştiri oklarımızı yönelttiğimiz muhataplarımız için de aynı usul ilkelerine sadık kalabilmektir.
Hesap soralım. Regülasyon raporlarını açalım. Uyarıların kurumsal izini sürelim. Bakanlığın ve düzenleyici kurulların önüne en sert soruları koyalım. Sorumluluğu bulunan herkesi somut delillerle ortaya çıkaralım.
FON SKANDALI BÜYÜRKEN TÜRKİYE EKONOMİSİNE ZARAR VERMEYELİM!
Bir uyarım daha var: Borsa İstanbul’un yalnızca hisse senetlerinin alınıp satıldığı bir piyasa olmadığını, Türkiye’nin sanayi, enerji, bankacılık, ulaştırma ve teknoloji alanlarında faaliyet gösteren dev şirketlerinin de burada işlem gördüğünü unutmamalıyız.
Fon skandalının her gün yeni suçlamalarla, kanıtlanmamış iddialarla ve siyasi polemiklerle gündemde tutulması, yatırımcı güvenini sarsarak borsadaki durgunluğu derinleştirebilir. Hisse senetlerinde uzun süreli değer kayıpları, şirketlerin piyasa değerlerini düşürebilir, sermaye teminini zorlaştırabilir, yeni yatırımları ve istihdam kararlarını olumsuz etkileyebilir.
Bu süreç uzarsa bazı şirketlerde üretim ve istihdam üzerinde dolaylı baskılar, hatta işten çıkarmalar gündeme gelebilir. Elbette suç varsa üzeri örtülmesin, sorumlular yargı önünde hesap versin. Ancak hukuki soruşturma ile bütün sermaye piyasasını zan altında bırakmak birbirine karıştırılmasın.
Borsa İstanbul’da kaybedilen güvenin bedelini yalnızca yatırımcılar değil, şirketlerimiz, çalışanlarımız ve sonuçta Türkiye ekonomisi ödeyebilir.
Unutmayalım ki; Hesap sormak ayrı, zanlı ilan etmek ayrıdır.
Gerçekleri ıskalamamak, halkın doğru haberleri öğrenmesini ve gerçekleri görmesini sağlamak da her gazetecinin görevidir.
