Atatürk’ün “çelikten basın kalesi” sözü, bugün Türkiye’de basının ne kadar özgür olduğunu sorgulamaya çağırıyor. Cumhuriyet’in 103’üncü yılında, gazetecilerin tutuklandığı, soruşturma ve davalarla karşı karşıya kaldığı; bağımsız yayıncılığın ekonomik ve siyasi baskılar altında daraldığı bir dönemden geçiyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk, basını yalnızca “haber aktaran” bir araç olarak görmedi. Ona göre basın, milletin sesini duyurmalı; toplumu aydınlatmalı ve ülkenin ortak sorunlarını tartışmaya açmalıydı.
Atatürk’ün basın için koyduğu ölçü
Atatürk, 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasında basının görevini çok açık ve net bir şekilde şöyle anlattı:
“Basın, ulusun genel sesidir. Bir ulusu aydınlatmak ve uyarmakta, bir ulusa ihtiyacı olan düşünce gıdasını vermekte, basın başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir yol göstericidir.”
1923’te basının baskı altına alınamayacağını şu sözlerle vurguladı:
“Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tâbi tutulamaz.”
Atatürk, 5 Şubat 1924’te İzmir’de gazetecilere seslenirken basının Türkiye Cumhuriyet için taşıdığı sorumluluğu şöyle tarif etti:
“Türkiye basını, milletin gerçek ses ve iradesinin belirme yeri olan Cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale meydana getirecektir. Bir fikir kalesi, düşünüş kalesi! Basınla ilgili kişilerden bunu istemek, Cumhuriyetin hakkıdır.”
Basın özgürlüğünün doğurabileceği yanlışların çözümünün; baskı, el koyma, tehdit, saldırı, gözaltı ve tutuklamalar ile değil çareyi yine özgür basında gördü:
“Basın özgürlüğünden doğan sakıncaların giderilme aracı yine basın özgürlüğüdür.”
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluşunun ve kuruluşunun büyük önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk biz gazetecilere düşen görevi ise açıkça ifade etti:
“Gazeteciler, gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdırlar.”
Atatürk’ün “çelikten basın kalesi” sözünün ortak noktası, gazeteciliğin iktidarı memnun etmek için değil, halka karşı sorumlulukla yapılmasıdır. Cumhuriyet’in biz gazetecilerden beklentisi, yalnızca basının var olması değil; özgürce çalışabilmesidir.
Bugünün medya tablosu
Bugün özgür yayın yapabilen medya kuruluşlarının sayısının bir elin parmaklarından az kaldığı kanaatindeyim. İktidar yanlısı yayınların medya alanındaki ağırlığını yüzde 98 olarak ifade ediyorum ama bakın uluslararası bir kuruluş ne diyor:
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, 2026 Türkiye değerlendirmesinde ulusal medya kuruluşlarının yüzde 90’ının hükümet kontrolünde olduğunu belirtiyor.
Örgütün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 163’üncü sırada bulunuyor.
Bu göstergeler, Türkiye’de medya çoğulculuğunun ve bağımsız yayıncılığın karşı karşıya olduğu sorunları ortaya koyuyor.
Basın üzerindeki baskı yalnızca medya sahipliği ve yayın çizgisiyle sınırlı değil. Eleştirel haber yapan kuruluşlar ekonomik ve idari yaptırımlarla karşılaşabiliyor.
Gazeteciler haberleri ve açıklamaları nedeniyle fiziki saldırıya uğruyor, soruşturulabiliyor, gözaltına alınabiliyor, tutuklanabiliyor ya da uzun süren yargılamalarla karşı karşıya kalabiliyor.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 22 Ekim 2026 tarihli listesinde, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan 19 gazeteci ve medya çalışanı yer alıyor.
Bu sayı, özgürlüğünden mahrum bırakılan gazetecilerin yanı sıra, haber yaparken soruşturma ve tutuklama tehdidini göze almak zorunda kalan meslektaşlarımızın durumunu da düşündürüyor.
Yargı baskısı ve gazetecilik
Bir ülkede gazetecilerin haberleri nedeniyle yargılanması, yalnızca meslek mensuplarını ilgilendirmez. Halkın anayasa ile güvence altına alınan haber alma hakkını ve toplumun gerçekleri öğrenme imkânını da etkiler.
Yargının bağımsızlığı, gazetecilik faaliyetinin suç sayılmaması ve eleştirel haberlerin cezalandırma tehdidiyle karşılaşmaması demokratik hukuk devletinin temel şartlarıdır. Mahkemeler, gazetecilik ile suç arasındaki ayrımı hukuka ve ifade özgürlüğüne uygun biçimde gözetmelidir.
Başlıktaki “siyasi işgal” sözü basın alanının siyasi güç ile baskı altında daralmasını anlatan bir benzetmedir.
Atatürk’ün Cumhuriyet çevresinde kurulmasını istediği “çelikten, fikir ve düşünüş kalesi” tanımı iktidar yanlısı yayınların ağırlığı ve eleştirel gazeteciliğe yönelik baskılar karşısında zayıflatılıyor.
Cumhuriyet’in hakkı özgür basındır
Atatürk’ün “çelikten basın kalesi” çağrısı, gazetecilerden iktidarın yanında saf tutmalarını değil; milletin gerçek sesini duyurmalarını istiyordu. O kalenin harcı, bağımsız habercilik, çoğulcu düşünce ve gazetecinin gerçeği samimiyetle yazabilmesidir.
Cumhuriyet’in 103’üncü yılında sorulması gereken soru şudur:
Gazeteciler gördüklerini özgürce yazabiliyor mu? Halk farklı görüşlere ve güvenilir habere ulaşabiliyor mu? Eleştirel yayın yapan kuruluşlar siyasi ve yargısal baskı olmadan çalışabiliyor mu?
Atatürk’ün basın için çizdiği hedef bugün de önümüzde duruyor. Çelikten basın kalesi, ancak özgür gazetecilikle ve halkın haber alma hakkına saygıyla ayakta kalabilir.
Bugün 103. yılını coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet ne acı ki basın özgürlüğü açısından aynı coşkuyu bize yaşatmıyor.
24 yıllık AKP iktidarına Atatürk’ün bu sözleri bugüne kadar ders olmadı. Bundan sonra da olacağına inanmıyorum.
Atatürk’ün “çelikten basın kalesi” sözünün yanı sıra basınla ilgili tüm sözlerinin önemi Cumhuriyetin ilanının 103. yılında büyük önem taşıyor.
Ama bilinsin ki Türkiye Cumhuriyeti de Özgür Medya da özgür gazeteciler de ilelebet payidar kalacaktır…
Atam izindeyiz devrim ve ilkelerinin yılmaz bekçisiyiz…
